1. YAZARLAR

  2. REŞİT GÜRBÜZ

  3. AL SANA MİKASA
REŞİT GÜRBÜZ

REŞİT GÜRBÜZ

Yazarın Tüm Yazıları >

AL SANA MİKASA

A+A-

Yatılı kaldığım yurdun (pansiyonun) emektar bir futbol topu vardı. Yüzü soyulmuş balonu çıkmış havası da biraz inmiş bir toptu. Yine de çok işimizi görmüş; Pansiyonun bütün öğrencilerine hizmet etmişti. Fakat son zamanlarda iyice balonlaştığı için yamulmuş; ne zaman vursak kaleden başka her yere gider olmuştu. Top sahamız pansiyonun hemen arkasındaydı ve kalesinin biri yol tarafındaydı. Kaleye ne zaman şut atsak, yamuk olduğu için yön değiştirip yükseklik kazanarak duvarı aşıp yola gidiyordu. İki saatlik maçın en az bir saati yoldan top getirmekle geçerdi.

            Bir gün arkadaşlara, “Bu top çok eskidi, biz de hemen her gün maç yapıyoruz. En iyisi para toplayıp bir top alalım.” dedim. Arkadaşlar, “Top ne kadardır ki, pahalı ise alamayız sen yine de bir araştır istersen.” dediler. Bunun üzerine ben, okul çıkışlarında Azerbaycan Bulvarından kalenin dibine kadar; oradan da Trabzon Caddesini ve Bahçelievler’i dolaşarak pansiyona kadar bütün mağazalarda top arıyordum. Sonunda “Mikasa” marka bir topta karar kıldım.

            Fakat ortada bir sorun vardı; bu top diğerlerine göre biraz pahalıydı. Zor bela arkadaşlara durumu söyledim. İlk etapta kabul etmediler. Fakat ben, “Arkadaşlar bu çok kaliteli bir top. 3-5 yıl biz kullanırız, mezun olunca da sonraki nesillere bırakırız; onlar da sonrakilere bırakır. Bizden sonrakilere kalıcı bir hediyemiz olur.” diye ısrar ettim. Yine de çok ikna olmuşa benzemiyorlardı.

İki hafta geçmişti ki, bazı arkadaşlarımızın velileri çocuklarını ziyarete geldiler. Eee boş gelmek olmazdı, ceplerine de harçlıklarını koyarlardı herhalde! Nitekim de öyle oldu. Tam o dönem maaşlarımız da verilmişti. Bunu fırsat bilip teklifimi yineledim; bu sefer kabul ettirmiştim.

Mikasa satan iki mağaza vardı. Mağazalardan biri sırf spor malzemeleri satan büyükçe bir mağazaydı. Diğeri ise ona göre biraz küçük ve çeşidi azdı; dolayısıyla da fiyatı uygundu. Parayı tasarruflu kullanma adına uygun olan mağazayı tercih ettik ve oradan aldık. Pansiyona öyle bir getirişimiz vardı ki, sanki altın tepsi taşıyorduk. Hepimiz topun başına birikmiş, gözümüzü doyuruyorduk. Epey bir müddet kıyıp da oynamadık. Sadece elden ele küçük vuruşlarla kendimizi tatmin ediyorduk.

            Fakat henüz oynayamadan Mikasa’nın havası inmesin mi! Acaba patlak mıydı yoksa betonda beklediği için mi inmişti bilmiyorduk. Hepimiz büyük bir şaşkınlık ve üzüntüyle Mikasa’yı izliyorduk. Fakat bu işe sebep olan ve öncülük eden biri olarak en çok da ben üzülüyor, sorumluluk duyuyordum. Sonunda 4-5 kişiyle, kemersiz pantolonumuzu çeke çeke perişan bir şekilde mağazanın yolunu tuttuk.

Fakat günlerden Pazar olmasını hesaba katmamıştık; mağaza kapalıydı. Ben, “Büyük mağazanın sahibi ve aynı zamanda mahalle muhtarı olan amcaya gidelim.” dedim. Arkadaşlar, oradan almadığımız için bize yardımcı olmayacağını söyledilerse de gittik. Sahiden de beklediğimiz gibi, “Topu kimden aldıysanız gidin o şişirsin” diye bizi resmen kovdu. Çaresiz pazartesiyi bekledik.

            Pazartesi günü İbrahim (biz ona soyadıyla “Kamalak” diye hitap ediyorduk), Ender, Yavuz, Sadettin ve ben topu aldığımız mağazaya gidip durumu anlattık ve değiştirilmesini istedik. Fakat ne çare! Mağaza sahibi “Ben size sağlam vermiştim, hem havasını indirmişsiniz hem de küçük çizikler oluşmuş.” diyerek reddetti. Aslında çizik falan yoktu. Mesele, biz 5 ortaokul çocuğuyduk; karşımızda da yaşça büyük ve esnaf biri vardı. Yapacak bir şey yoktu; çaresiz geri döndük. (Bu vesileyle burada ismini zikrettiğim ve edemediğim bütün arkadaşlarımı özlemle selamlıyorum).

            Pansiyonda herkesin bakışlarından “Bu işe sen sebep oldun, hem paramızdan olduk hem de top elimizde kaldı.” dediklerini hissediyordum. Belki de öyle değildi ama ben suçluluk hissettiğim için öyle algılıyordum. Bu suçlulukla ben yine mağazaya gidip ısrar edecektim. Ender, Yavuz ve İbrahim de benimle geldiler.

            Ender, şimdi olduğu gibi o zaman da naif ve şairane bir üslupla izah etmeye çalıştı. İbrahim, “Neden almıyorsunuz, geri alınmayacak bir şey yok.” diyerek çıkıştı. Yavuz, “Buradan daha çok şeyler alacağız, gel abi bunu değiştir” diye çabalıyordu. Ben zaten kabul ettirebileceğim bütün kozlarımı kullanıyordum. Maalesef hepimizin çabası boşa çıktı. Çaresiz geri döndük. Birçok defa ben yalnız gittim ama yine boşunaydı.  

            Okulumuzda yatılı okumayan sınıf arkadaşlarıma bu durumu anlatmıştım.. Arkadaşlarımdan Murat, “Niye üzülüyorsunuz bir daha alırsınız; ardı önü bir top değil mi” demişti. Biz Mikasa’yı 9 kişi olarak almıştık. Sonrasında ise bir ay kendimize gelememiş ve sürekli kemer sıkmak zorunda kalmıştık. Bizim 9 kişiyle ancak alabildiğimiz topun parası, Murat arkadaşımızın haftalık harçlığıydı.J  

Bu duruma ben sebep olduğum için sürekli olarak suçluluk duyuyor, mahcubiyet hissediyordum. Değiştirme umudumuz tükenince, hiç değilse tamir ettirip oynanacak hale getirmek için ne yapılabilirdi, bunu düşünüyordum. Sonunda, pansiyonda herkesin ayakkabısını tamir eden Ali Usta’ya götürdüm. (Ali abi, 5 metrekarelik dükkânında çoğu zaman para bile almadan ayakkabımızı tamir ederdi; bizde hakkı çoktur). Ali abi başka yerden pompa bulup Mikasa’yı şişirdi ve ufak tefek de yapıştırmalar yaptı. Mikasa oynanacak hale gelmişti.

Maalesef ilk maçtan sonra Mikasa yine eski haline döndü. Sonraki kuşaklara aktarmayı hayal ettiğimiz toptan biz bile yararlanamamıştık. Mecburen emektar topa geri döndük. Fakat Mikasa’ya kıyıp da atamıyorduk. Mikasa, “Sahibini Bekleyen Dünya Kupası” gibi maçlarımızda sahanın kenarında yerini alıyordu. Maçta topu ayağından çıkaran herkes, iç geçirerek kenardaki Mikasa’ya bakıyordu. Ne şartlarda ve o kadar para verdiğimiz Mikasa’dan böyle mi yararlanacaktık!

Gözümü her ne kadar kaçırsam da, herkesin bakışları, “Ne diye Mikasa’da ısrar ettin daha uygun bir top alırdık ve bunlar başımıza gelmezdi; al sana Mikasa!” diyordu sanki.

Ah Mikasa ah! Beni ne hallere düşürmüştün.J

Önceki ve Sonraki Yazılar