1. YAZARLAR

  2. Veli KARALAR

  3. Gövertiler Yetim Kaldı
Veli KARALAR

Veli KARALAR

Yazarın Tüm Yazıları >

Gövertiler Yetim Kaldı

A+A-

 

“İnsan doğduğunda ölümle nişanlanır” derler. Demek, hepimiz bir ömrü “nişanlı” olarak geçiriyoruz da haberimiz yok! Ama ben bir adım daha ötesine gidip, ana rahmindeki dokuz ayı da buna katmak istiyorum. Yani ruh üflenen ceninden, ruhun bedenden ayılmasına kadarki ömrü…

Ruhun uçup gittiği o gün ise “düğün” günü…

Ölümle bedenin “vuslat” anı…

***

Babam Rahmetli’nin öldüğü günü zor hatırlıyorum. O gün, eski bir film gibi gözlerimin önünde… Buğulu sahnelerin arasından net bir kare yakalamak için uğraş veriyor beynim, ama nafile!..

Daha sonra amcalarım…

Dedemin öldüğünde lisedeydim. Öldüğünü duydum ama cenazesi köyden kaldırıldığı için o günün şartlarında ne ben gidebildim, ne de büyüklerim; “falanca torunu da gelsin” demedikleri için defnine katılamadım. Oysa namaz kılmayı ve bir çok sureyi kendisinden öğrendiğim, kişiliğimin şekillenmesinde önemli rolü olan ve başından Osmanlı Sarığını çıkarmayan o ihtiyarı ne kadar çok seviyordum. Ama arkasından doya doya ağlayamadım bile.. 

Daha sonra babam ve amcalarımdan geriye kalan tek kardeş olan sevgili halacığım…

***

Ve uzuun bir aradan sonra, daha evvelki hafta kayınvalidemi yolcu ettik.

Oğlunun yanına gezmeye gittiği Kadirli’den cenazesi geldi.

Sağlığında çok severdim, ama öldükten sonra anladım ki daha çok seviyormuşum. Sadece ben değil elbette… Eşi, çocukları, akrabaları, komşuları, herkes…

Hele kayınpeder!

“Duygusuz” sandığım o koca adam hüngür hüngür ağladı. Kolay değil, yarım asırlık hayat yoldaşı göçüp gitmiş...

Mekânı Cennet olsun.

***

Tam bir “Anadolu Kadını”ydı. Sekiz çocuk büyütmüştü köy yerinde kıt kanaat imkanlarla. Yılların cefası nakış nakış kazınmıştı alnına.

Elleri bereketli ve nasırlı, gönlü yumuşacık,  sofrası açık…

Gelenine gidenine ne var ne yok dökerdi.

Kışın şehirde, yazın köyde yaşardı. Sevmezdi şehri. O yüzden ilk cemre düşer düşmez kayınpederi; “gidelim artık” diye sıkıştırmaya başlar, köyün yolunu tutardı. Taa “son güze”e; Başkonuş’un serin havası kendini hissettirene kadar kalırdı orada.

Hasta haline hiç bakmaz, atardı kendini toprağın bağrına. Çıkmazdı bahçeden. Varsa yoksa bahçesi, gövertileri ve tavukları…

Titrerdi üstlerine. Sebzenin safını ve hormonsuzunu yetiştirir, gelenine gidenine yedirip içirdiği gibi boşta göndermezdi üstelik. Hele bir akrabası, yakını, çoluğu çocuğu yanına varsın, mümkün mü ki onları hediyesiz göndere…

Çok böreğini yedim.

Kimin neyi sevdiğini bilir, o kimse köye varacağı vakit başlardı koşturmaya. Tek başına onca işin altına girer, çeşit çeşit börekler, çörekler açardı. Konuklarını “hoşnut” edebilmek için varını yoğunu sererdi. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi yük sınmazdı. O yüzden seveni çoktu. Hiç unutmam; bir bayram günü misafir olarak tam beş aile yatıya kalmıştık evinde!

***

Bahar geldi mi hafta sonları Başkonuş’a pikniğe gider, öğleden sonra yanına uğrardık. Sersem Yaylası’nda eğlenirken, piknik yaparken tepenin öbür tarafında heyecanla, ve sevinçle bizi beklediğini bilir, mutlu olurduk.

Ramazan günleri akşam doğru arabaya doluşur, iftarı onun sofrasında ederdik. İftardan sonra bizi göndermek istemez, “yatıya kalın, sabahleyin gidin” diye ısrar ederdi.

***

Yine bahar geldi, geçmek üzere. Başkonuş Yaylası her zaman olduğu gibi yine muhteşem… Ama oraya gitmek artık bana acı verecek. Çünkü, ben her şeyi unutup, zannedeceğim ki kayınvalidem yine bizi bekliyor ve biz birazdan çok sevdiği torunlarıyla birlikte yanında olacağız. Ama sonra, onun artık olmadığını düşününce kalbim çok acıyacak ve kanayacak.

Başkonuş’un anlamı benim ve çocuklarım için artık çok değişti vesselam!

Artık, bizi şefkatle bekleyen o kişi yok.

Artık, yazın gelen-giden yesin diye bahçesine ektiği gövertiler yetim ve boynu bükük.

***

Allah hepinize hayırlı uzun ömürler versin.

Lütfen büyüklerimizin kıymetini, onlar hayattayken bilelim ve bunu onlara hissettirelim.

Sevgi ve muhabbetle kalın.

Önceki ve Sonraki Yazılar