1. YAZARLAR

  2. Ahmet Doğan İLBEY

  3. Gurbet, Garb’a Düşmektir
Ahmet Doğan İLBEY

Ahmet Doğan İLBEY

Yazarın Tüm Yazıları >

Gurbet, Garb’a Düşmektir

A+A-

Gurbet, gurûb ve mağrib kelimelerinden, yani “Garb” dan türemiştir. Gurûb vakti, Şark’ta doğan güneşin Garb’da batma ânı demektir. Işıksız, karanlık ve batmış olan mânasına gelen Garb, yani Batı, Müslümanlara gurbettir. Müslümanlar, güneşin batışını, yani batış zamanı olan gurûb vaktini mecazen gurbet ve gözyaşının aktığı yer olarak kabul ederler.

     Maşrık kelimesi de, Doğu’yu, yani güneşin doğduğu ve doğuş yerini ifade eder. Ayrıca Arapyarımadası’nın doğusundaki ülkeler mânasına da gelir. Mağrip ise “güneşin batış yönünde”, yani Batı’da bulunan ülkeler mânasındadır.

      Garb’ın, gurbet ve karanlığı, yani nefsi temsil etmesi, hakikat mertebesine ulaşamamış Müslümanlar için geçerlidir. Bakara sûresi 115. âyetin buyurduğu üzere “Doğu’da, Batı’da (Maşrık da, Mağrib de) Allah’ındır. Nereye yönelseniz Allah’ın zâtı oradadır. Şüphesiz ki Allah kuşatandır, bilendir.”  

       Şeyh Gâlib’in Divan’ındaki beyit bu mânayı verir: “Menzil-i münteha-yı vahdettir / Kurb u bu’de ıragdır gönlüm / Murg-ı ankâ-yı Kâf-ı diğerdir / Şark u garba ıragdır gönlüm.”

       Evliyaullah’tan olanların “gönül aynasında Garb ile Şark’ın birleşmesi” mânasına gelen beyit diyor ki: Gönül için uzaklık ve yakınlık kavramı yoktur. Onun menzili vahdettir. Gönül, Doğu ile Batı’yı birleştiren bir Ankâ’dır.

       İslâm düşünürü Suhreverdi’nin “Kıssatü’l-Gurbetu’l-Garbiyye” (Batı’nın Yalnızlığının Hikâyesi)’inde Garb’ın, Müslümanlara gurbet olduğunu anlatıyor.

     BATI, MÜSLÜMANIN ÖZÜNE YABANCI OLAN GURBETTİR

       Ehl-i Sünnet’in akılcı âlimlerince tenkit edilse de tasavvuf erbabınca bâzı görüşleri kabul edilen Sühreverdi’ye göre, Mağrib’ten, yani Batı ile kastedilen “karanlık ve maddî âlemdir, Doğuyla kastedilen ise ölümlü gözlere görülmeyen saf ışıklar ve baş melekler dünyasıdır.” Gurbet mânasına gelen Batı, insanın özüne yabancılaşması ve nefs kavramıyla ifade edilir. Ona göre, “insanın varlık ırmağını unutuşu gurbete düşmesidir. Batı, nefsin yaşandığı yer olarak gurbettir. İnsan, Garb karanlığından Doğu’nun ışığına dönerek gurbetten kurtulacaktır. Garb, gurbet demek ve gurbete düşmektir.

      Tasavvuf kitaplarından öğrendiğime göre, İbn-i Sina’nın “Gurbetü’l Garbiyye” hikâyesinin devamı veya tercümesi olduğu söylenilen, Sühreverdi’nin “Batı’nın Yalnızlığının Hikâyesi”nde gurbet en mücerret mânasıyla anlatılır: “Vakit tamamdı, Asım’la çıktık yola / Yeşil vadinin kıyısında avlanmak için Maveraünnehr’in bağrından aktık Batı’ya / Ansızın karşımızda belirdi Kayravan...”

      Kayravan, bir Mağrip ülkesi olarak Tunus’ta bir şehirdir. Sühreverdi’nin zamanında Kayravan bir İslâm şehri olmadığı ve nefsi temsil ettiği için Garb, yani gurbet diyarıdır. Hikâyede ruh, seyr u sülûk sürecinde derin mânevî “hâl”ler içinde “bilmenin” mertebesine erişip “nûrun nûruna” ulaşır.  Fakat yükseldiği “bilme” mertebesinden aklın hâkim olduğu “dünya” derekesine düşünce, ilk tanıştığı “bilme” mertebesinden ayrı düşmenin şuuruyla yanıp yakılır. Ruh için dünya gurbet, yani Garb’dır. “Ceset” hâldeki insan “gurbet” sembolüyle anlatılır ve bu insan Mağrib’e sürülmüştür. Mağrib’de, yani Kayravan şehrinde kalanlar için “kuyuya düşmüş insan” tâbiri kullanılmaktadır.

      Batı olarak ifade edilen bu şehirden insan, tekrar dönmeyi arzuladığı aslî yeri olan Doğu’ya, yani Yemen’e dönmek ister. Sözlük mânasıyla “sağ taraf olan Yemen nurlu Maşrık’ın sembolüdür. İnsan bu nurlu mekândan ayrılmadan, yani madde âlemi mânasına gelen Garb gurbetine düşmeden önce melekut âlemde melekler gibi bir menzile sahiptir.

      GARP GURBETİNE YENİK DÜŞENLER

      Garb, kendini garip hissettiğimiz yaban ellerdir. Müslümanlar için Garb kelimesinin bir mânası da vatanı terk etmek, gurbete gitmektir. Şairin dediği gibi, “Gurbet yavrum, Garb’a düşmektir gurbet.”

       Garb, insanın kendi aslından uzaklaşması, kendine yabancılaşması ve kendi gurbetinde, yani Garb’ında yaşamasıdır. Sezai Karakoç’un şiirindeki “Batı’ya giden ilk altı oğul” bu mânada asıl kimliklerinden, özlerinden uzaklaşarak Garb’a yenik düşmüşlerdir. Fakat “Yedinci oğul” Garb imtihanını geçmiş ve aslını korumuştur.

       Kendi Garb’ında yaşamak iki türlü gurbette olmaktır. Nefsin, zâhirî ve bâtınî bakımdan ağyar olanın içinde kalması da gurbettir insana. Bunun içindir ki, “Garb medeniyetindenim” diyenler hüsranda ve gaflettedirler.

      Onun içindir ki İslâm düşüncesinde gurbet ile Garb arasında metafizik bir bağ vardır. Garb, “ışığın bittiği, nûrun tükendiği yer, yani karanlık ve zulmet” demektir.

       Doğululara, yani Müslümanlara göre Batı’ya gitmek, gurbete düşmektir. Doğu, gurbet değildir. Doğu’ya, yani darülislâm olan memleketlere gittikçe sılaya gitmiş oluruz.

       Demek ki, mânevî ve medenî bakımdan Doğu’da olan, aidiyetinin Doğu’nun kalbi Mekke ve Medine olduğunu bilen insan gurbetin suflî olanından beri olabiliyor. Gurbete âşina olanlara duyurulur.   

       BATI, TÜRKLERE GURBETTİR

       Batı’nın ne sılası var, ne gurbeti. Mânevî değerlerinde, edebiyat ve düşüncelerinde gurbet kavramı bulunmaz. Çünkü mekân ve vatan şuurları tahrif edildiği, dünya ve ahiret anlayışından koptukları için uhrevî bir gurbet duyguları, yani asıl vatan hasreti yüreklerini saran bir haslet olmaktan çıkmıştır.

      Türkler için gurbet ve sıla duygusu diğer cemiyetlerden hem mânevî, hem dünyevî olarak apayrı bir derinliğe sahiptir. Türklerde ana kucağı, baba ocağı ve ev sıla demektir. Mehmet Âkif’in, “Canı cananı bütün varımı alsın da Huda / Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ” diyerek, vatan haricini, “Garb”, yani gurbet olarak tavsif etmiş.

      Bunun içindir ki Türklerde vatan hasreti göçlerin başladığı onuncu asırdan bu yana dünyevî ve mânevî bakımdan derûnî bir haslettir. Türkler İslâmlaşınca gurbet duygusu uhrevî bir mâna da kazanır. Kandillerde çokça “Yâ Rabbi! Bizlere bu gurbet diyârında vuslat hâlini yaşamayı nasip eyle! Bu necip milleti öz vatanından garip eyleme” diye dua ederler.

      Gurbet duygusunu iki türlü yaşayan şair Memduh Atalay’ın, Türk milletinin gurbet sızısı üstüne söyledikleri binlerce yıllık derûnumuzun hikâyesidir:

       “Gurbeti bizim kadar kim yaşadı? Kimin yüreğinde ayrılığın acısı bizim kadar hissedilir? Elest Bezminden dünyaya uzayan çizgide hep biz gurbeti yaşarız. Terk ettiğimiz ‘Anayurtlar’, ‘Kardeş Ülkeler’ Türkistan’dan Tuna boylarına hep bizim gurbet hislerimizle örülmüştür. Bu bakımdan vatan, vatandan öte bir şeydir bizim için.(...) Türkler, gurbeti bitmeyen tek millettir. Bu gurbet aslında edebî diyara olan özlemin bir sonucudur. Terminaller tarihinin arka plânı büyük gurbetleri de hissettirir bize. Göçler içe olsa da acıyı doğurur. ‘Göç göç oldu göçler yolda düzüldü’ diyen âşık içimizi dağlar. Yüreğimiz, beş kızdan sonra gelen oğlana dertli annesi nasıl titriyorsa öyle titrer sılamıza.”

      Türklerin Batı’ya fütühata çıkması, İ’lâ-yı Kelimetullah üzere zâhirî ve bâtınî mânada üzeri örtülü, yani karanlık olan Garb’ın “yüzünü açmak” ve “nûrlandırmak” mânasına gelmektedir. Bunun içindir ki İslâm’da fethin bir mânası da yaban elleri gurbetlikten, yani Garb olmaktan çıkarıp Doğululaştırmak, güneşin doğduğu yere ait kılmaktır. 

      Garb gurbetinde yaşayanlara, Niyazi-i Mısrî’nin “Gel ey gurbet diyârında esir olup kalan insan” mısraı ile sılaya, yani gönül vatanına dönmesi için haber salmak bir cihattır.

(Alıntı: Habervaktim.com)

Önceki ve Sonraki Yazılar