A.Süreyya Durna

A.Süreyya Durna

Yazarın Tüm Yazıları >

Keramet

A+A-

            Dokunuş                                              

Akılla yol bulmak en güzelidir,

Akılla yol almak en güzelidir,

Mȃnȃ âleminin derinliğine;

Akılla kök salmak en güzelidir.

                                  A.S.D

       Kerâmet: Cenab-ı Allah’ın kendi rızasını kazanmış velî kullarına bahşettiği bir nevi “olağanüstü” hâldir. Ve bu “keyfiyet” üçe ayrılır.     

       a) Kendisinde olan bu “fevkalade”liği ancak kendisi bilir, halk bilmez.

       b) Hem kendisi bilir, hem de halk bilir.

       c) Halk bilir, kendisi bilmez.      

       Burada anlaşılıyor ki durum; Cenab-ı Allah’ın müsaadesi dairesinde cereyan ediyor. Yani isterse bildiriyor, isterse bildirmiyor. Zaten Yüce Yaratıcının rızasını “gaye” edinen hiçbir velînin, ondan “kerâmet” isteme lüksü yoktur. Çünkü kerâmet; “istenmez, verilir” düsturunu o velî kul, herkesten ziyade bildiği gibi, önemli bir olay olarak da değerlendirmez.      

       Ama nedense bir kısım “mürîdan” ve “dervişan” kardeşlerimiz, ısrarla kerâmeti ön plan da tutarlar.  

Müntesibi bulunduğu şeyhlerine, (mürşitlerine) illa da kerâmet izafe ederler ve genellikle nefeslerini bu yörüngede tüketirler. Kendileri, alelâde gördüklerini ve görmeye çalıştıklarını, bu zat-ı muhteremlere adeta bir sıfat tamlaması olarak yüklemeyi salt vazife sayarlar.      

       Konuyu ilmî, âkidevî yönden izah etseniz de; pek hüsnü kabul görmez. Onlara göre, meşâyih makamındaki zat-ı mübarek; ya uçacak, ya uçurulacak. Hâlbuki esas olan ve olması gereken, o âlim ve fâzıl kişilerin ilminden, irfanından, görüş ve düşüncelerinden yararlanmaktır. Onlardan, “feyiz” almaktır. Yoksa onların; bizim takviye (!) kanadı takarak uçurmamıza ve hâşâ sümme “âlâ-i ılliyyîn”e çıkartmamıza hiç ihtiyaçları yoktur.

       Deyim yerindeyse vaki gayretler, sırf “avamî”lik ve sırf “taassup”tan ibaret…

       Eğer izin verirseniz, siz değerli okuyucularıma bu hususta başımdan geçen iki “anekdot” aktarmak istiyorum:

       Birincisi, vaktiyle mutat olduğu üzere yine Suriye’den X Efendi gelmişlerdi. Asrın “kutb-u azam”ı sıfatıyla takdim ediliyordu. Hatay’da ve bilhassa Güney Anadolu’da geniş bir mürîdan tabakası vardı. Bir gün sohbet esnasında bağlılarından biri; “Mürşid-i azam efendimiz, Rusya’da zulüm gören Müslümanların feryadına daha fazla dayanamadı ve Brejnev keferesine öyle bir manevî tokat vurdu ki, cehennemin zümerasını boyladı.” dedi. (Brejnev’in öldüğü sıralardı tabi.)      

       Ben de dayanamayarak, Rusya’daki zulmün dik âlâsı Suriye’de yaşanıyor! Hama katliamı tarihe geçti ve bu tarihî şehir haritadan silindi! Humus yine öyle! İhvan-ı Müslim, Nusayrilerin kızıl zindanlarında işkence görüyor ve genç kızlar iğfal ediliyor! Mürşid-i azam Efendi, niye kendi ülkesinin zalim diktatörüne aynı manevî tokadı vurmuyor ki? dediğim de, fiili saldırıya uğramıştım. Adam, ne inançsızlığımı koymuştu ne provokatörlüğümü… Elinden zor kurtulmuştum.      

       İkincisi de, bir akşamüstü Kabadokya’yı (peri bacalarını) gezerken, karanlık çökmesiyle kuytu bir yerde yüzükoyun yıkıldığımda; fotoğraf makinem ve basın çantamın içinde bulunan el çantam dışarı fırlamış, fotoğraf makinemi kırılmış vaziyette bulmuştum. Fakat el çantamın düştüğünün farkında değildim.

       Canımın acısıyla ve üstelik can sıkıntısıyla gece Nevşehir’e geldiğimde, arabamı park etme esnasında baktım ki el çantam yoktu.  Eyvah! dedim. Çünkü kimlik ve bir sürü tanıtım kartlarım, dokümanlarım ve bir miktar param; hepsi içindeydi… Gerçi o saatte hiçbir turist kafilesi kalmamıştı ya, olsun, içim rahat etmedi ve izimin üstüne geri döndüm.      

       Maksadım, polisten yardım isteyerek o bölgeyi taramak suretiyle düşen çantamı bulmaktı. Baktım yol ayırımında bir “sofi” bekliyor. Biraz da gözüm ısırdığından, belki de yerli birisidir düşüncesiyle durdum ve hadiseyi anlattım.  Sağ olsun, hemen derdime ortak oldu ve birlikte tahmini olay mahalline vardık. Ortalık karanlık, in-cin netameli arazide top oynuyor! Korkulu ve kuşkulu bir şekilde aha şurasıydı, ha burasıydı derken; düştüğüm kuytu yeri bulduk. Sofi, sürekli yaktığı zayıflayan çakmağını son bir kez daha yaktığında; “işte çantanız!” diye ünlemişti hafiften.     

       Çok sevinmiştim ve sofi’ye adım başı teşekkür ediyordum. Nokta yere gelince sofi; “yoook!” dedi, “yokk!”

       - “O kadar ucuz değil! Gavs Hazretlerinin kerameti olmasaydı, bu karanlık ve korkunç ortamda yitik bulunur muydu?”

       -Peki, ne yapmalıyım?

       - “Gavs Hazretlerinin eteğinden tutacaksın!      

       Sofi’ye, her ne kadar da bu kapsama alanının dışında olmadığımı izaha çalıştımsa da, elinden kurtulamadım. İlla da bu şekilde “diyet” istiyordu ve dönüp dolaşıp Gavs’ın kerâmetini dillendiriyordu. Karşısında yaklaşık bir yarım saat ter döktüm.  Saygımdan ve iyiliğinden dolayı bir şey diyemiyor, incitmemeyi tercih ediyordum.  Binneticede “düstur”lara uyacağımı söyleyerek,  helalleşip ayrılmıştık.      

       Söz konusu muhabbet beslediğim bu kardeşlerimden hassaten bir istirhamım var.

       Ne olur, “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır!” dememeleri ve her tevafukî gelişmeyi; “kerâmet” şeklinde görmemeleri… Çünkü Cenab-ı Allah’ın bilemediğimiz bin bir türlü “hikmet”leri vardır. Neyi nasıl takdir buyurmuşsa, öyle iktiza edecektir mutlaka. Akif’in dizesindeki gibi:

       “Sa’ye ye sarıl hikmete ram ol,

       Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”   

        Aydınlık ufuklara doğru…

Önceki ve Sonraki Yazılar