1. YAZARLAR

  2. Naif Karabatak

  3. Korku, Saplantı Olursa
Naif Karabatak

Naif Karabatak

Yazarın Tüm Yazıları >

Korku, Saplantı Olursa

A+A-

Korku, her canlının sahip olduğu, hatta olması gerektiği bir histir. Kiminde az, kiminde çok görülen korku, bazılarında belirgin hale gelirken, bazılarında da bilinçaltına yerleşir. Devlet veya illegal yapılanmaların korkusu, genel olarak bilinçaltına yerleşerek, sonraki yaşamını etkiler.

Bu tez, cumhuriyet dönemini iyi inceleyen herkesin kabulleneceği bir tezdir.

Eğer bunu önyargısız bir şekilde incelersek, cumhuriyet dönemini daha iyi anlar, darbeleri ve nedenlerini daha iyi analiz eder, 28 Şubat gibi dönemlere neden ihtiyaç duyulduğunu da öğreniriz.

Sadece bunlarla kalmaz, hangi kesimin, hangi partiye “neden oy vermek zorunda hissettiğini” de daha iyi anlayabiliriz.

Bilindiği gibi korku, “Bir belirsizlik karşısında tehdit algısı ile tetiklenen, rahatsız edici ve olumsuz bir histir.

Korku belirli bir ağrı veya tehdit olarak algılanan bir olay sonucunda, uyarıcı bir tepki olarak ortaya çıkan yaşamsal bir mekanizmadır. Korku görünüşte evrensel bir duygudur.

Her ne kadar görünüşte evrensel bir duygu olsa da, bilinçaltına yerleşen korkular, belli kimseye, belli bir bölgeye, belli bir aileye, belli bir aşirete veya belli bir siyasi anlayışa ait olabilir.

Türkiye, bu açıdan kendine has korkuları olan bir ülke…

Bütün bir milletin kahramanca mücadelesi sonucunda elde ettiğimiz başarıdan sonra, kahramanların ipte sallandırılması, kahramanlıkların da hangi amaca hizmet ettiğini sorgulamayı beraberinde getirdi.

Özgür olmak için mücadele eden bir millet, dili değişerek, dini bozularak, ibadeti yasaklanarak ‘özgür’ sayılabiliyordu.

Sorgusuz, sualsiz yapılan katliamlar, koca bir kentin üstüne bomba yağdırmalar, hep “yaptığınız kahramanlığın cezası işte budur” korkusu salarak, patronun kim olduğunu hatırlatmaktı.

Yurdun dört bir yanında halkına zulmeden görevliler ise  “buranın ağası benim, ancak benim borum öter” tavrındaki eşkıyadan farksızdı. Halk ise bu eşkıyalardan kendisini korumak için köşe bucak kaçıyordu.

Tek parti döneminde, açık oy, gizli tasnif yaptıkları halde iktidar olamayacaklarından korkanların korkusu başlarına gelince, merhum Adnan Menderes’i eften püften iftiralarla darağacına gönderip, “hizaya gelmezseniz, hizaya getiririz” demek istemişlerdi.

Muhtıralarla ince ayar verme yetmeyince, 1980 darbesiyle bir kez daha “söz bizim, karar bizim. Sizinki sadece emre uymaktır” ilkesini acı şekilde hatırlatmışlardı.

Derin yapıların tamamı, bu ilkeyi canlı tutmak içindi. Zaten ceberut devlet, yeterince hatırlatmaktan da asla imtina etmiyordu.

Millet CHP’yi iktidar etmiyordu ama CHP’nin zihniyeti devletin bütün kurumlarında, yasaların her maddesinde kendisini hissettiriyordu.

Buna rağmen korkusu bilinçaltına yerleşen belli kesim “CHP’ye oy vererek, kendisini garanti altına alma” yolunu seçmişti.

Bu kesimler, başlarına yağdırılan bombaya rağmen, CHP’den vazgeçemiyordu. Çünkü orayı sağlama alarak, güvende olacaklarını düşünüyorlardı.

Dağlarda, ovalarda, köylerde, kasabalarda “devlet korkusu” her şeyin üzerinde olan bir korkuydu. O nedenle Allah devletimize zeval vermesindi…

1980 darbesinden sonra merhum Turgut Özal’ın başlattığı özgürleştirme mücadelesinde “belirlenen sınırı geçince”, son sözün kimde olduğunu bir kez daha hatırladık.

Batmış bir ülkeyi yeniden ayağa kaldırmaya çalışan merhum Necmeddin Erbakan’ın alaşağı edildiğinde de “bu iş böyle olmayacak” diye anlamamıza neden oldu. Çünkü çember çok dardı ve çemberin dışında oynamamıza izin yoktu.

Bütün halk, potansiyel suçluydu ve her an için suç işlemeye hazırdı.

Zengin değilsen, zaten gereksizdin, gereksize had bildirmek gerekti.

Sonra özgürlük vardı; Müslüman olacaktın ama ibadet etmeyecektin.

Kürt olacaktın ama konuşmayacaktın.

Alevi olacaktın ama bunu söylemeyecektin.

Eğer her şey hesapladıkları gibi olsaydı, darbelerle ara ara sürdürdükleri zulüm, 28 Şubat’la kesintisiz hale gelecekti. Hatta bin yıl bile sürebilirdi.

Bu heveslerini kursaklarında koyan, bu milletin AK Partiye oy vermesinin esas nedenidir.

Patronun belirlediği “makbul” kriterinin dışına çıkmayacaktın. Patronun kim olduğunu unutmadan iktidar olmaya niyetlenecektin. Patronu kızdırmak, bütün bir milleti cezalandırmak demekti.

İşte AK Partinin farkına vardığı buydu ve ilk iş olarak da bilinçaltına yerleşen bu korkuyla mücadele etti ve başardı da.

Bugün farklı zihniyetlerde, farklı inançta, farklı kulvarda bulunanların konsensüsüz etmesi, AK Partinin başarısızlığından, hırsızlığından, beceriksizliğinden değil, aksine bu millete karşı olan görevini layıkıyla yapması ve asıl önemlisi de, bilinçaltındaki bu korkuyu kazımasıdır.

Cumhuriyetin kurucusu olmakla övünenleri, terör örgütüyle aynı amaçta buluşturan, iktidarda AK Parti olması değil, bir milletin yeniden korkutulamamasıdır.

Çünkü, korku saplantı haline gelirse, patronların yapamayacağı şey yoktur.

Onlar perde gerisinde kalacak, bütün iktidarlar onların dediğini yapıp, saltanatını sağlamlaştıracak, cepleri de şişmeye devam edecekti.

Aksinde ise bir darbeyle kendi istedikleri partiyi iktidar edecek, saltanatını sürdürmeye devam edecekler.

Şimdi bunu yapamıyorlar, o zaman bütün düşmanlar, tek engel gördükleri için bir araya geliyor.

Elbette bize gösterilmek istenen her zaman farklı oluyor; bazen üç beş ağaç, bazen hendek, bazen terör, bazen de Artvin…

Hepsinde esas amaç, asıl patrona sözü yeniden vermektir, gerisi teferruattır.

Ama unuttukları bir şey var; artık saplantımız, korkumuz değil, özgürlüğümüzdür…

Tweetimden seçmeler

"Ah, biz Sicilyalılar doğduğumuz yeri seviyoruz, fakat Sicilya bizi sevmiyor."

(Sicilyalı kitabından)

www.naifkarabatak.net

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.