1. YAZARLAR

  2. Naif Karabatak

  3. Tankın Üstüne Çıkmak…
Naif Karabatak

Naif Karabatak

Yazarın Tüm Yazıları >

Tankın Üstüne Çıkmak…

A+A-

 

İlk kez bu yıl 28 Şubat’ı farklı yönlerle ele almaya başladık. Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbeleri Araştırma Komisyonu, 28 Şubat’ın mağdurlarını ve o dönemin tanıklarını dinlemeye başlayınca yaşanan çirkinlikler gün yüzüne çıktı. Hafızalarda tozlanan, üzeri örtülen birçok perde arkası görüşmeler, tehditler, gözdağı vermeler ve kirli ilişkilerle girişilen ayak oyunlarını da öğrendik.

Ve bir şeyi daha…

Tankın üzerine çıkan olsaydı, ne olacağı üzerine geliştirilen tezler…

19 Ağustos 1991’de, Rusya’da Boris Nikolayeviç Yeltsin’in tankın üzerine çıkarak bir darbeyi engellemesine atıf yapanlar, merhum Necmettin Erbakan’ın tankın üzerine çıkmamasının 28 Şubat’ın hayata geçmesine sebep olduğunu söylüyor.

Bunu dillendiren ise o dönemin en büyük medya patronu Aydın Doğan…

Peki bu doğru bir değerlendirme mi?

Merhum Necmettin Erbakan veya Tansu Çiller ya da herhangi bir bakan, Sincan’da yürüyen tankın üzerine çıksaydı, 28 Şubat’ın çirkinlikleri son mu bulacaktı?

Elbette bulmayacaktı. Çünkü ne çıkacak tank olacak, ne de çıkılan tankın üzerinde durulabilecekti. Tankın üzerine çıkmayı, darbeyi önleme adına büyük bir hamle olarak görenlerin unuttuğu veya unutmamızı istediği şeyleri hatırlatmak gerekiyor.

Yeltsin’le Erbakan’ı kıyaslarken, Rusya ile Türkiye’yi de kıyaslamak gerekiyor.

Bir darbeyi önlemek asla tek başına mümkün olmamıştır/olamayacaktır da. Bunun için halkla birlikte başta basın yayın organlarının desteği, aydınların çıkışı, akademisyenlerin karşı durması da gerekiyor.

Yeltsin, Rusya Parlamento binasına kavuştuğunda zaten askerin darbe yapacak hali kalmamıştı. Çünkü karşısında özgürlüğünün kısıtlanmasını istemeyen bir halk vardı. Aydınlar darbe istemiyordu. Siyasiler, parlamentolarına yapılan hain saldırıyı püskürtmeye hazırdı. Basın, askerin borusunu öttürmüyor, demokrasi yanlılarının sesi oluyordu. Tanklar, parlamentoyu işgal için yürütülüyor. Kalabalık, tankı durdurmak için canını siper ediyordu ve orada Yeltsin vardı.

Oysa bizde tanklar darbe için hiç yürümemişti.

Hiçbir asker çıkıp, “biz darbe yapıyoruz” dememişti. Hiçbir yer işgal edilmemiş, hiçbir yer toplama kampına dönüştürülmemişti. Ortada bir darbe yok, “ayar” verme var. Hükümet edenlere haddini bildirme, kırmızıçizgisini hatırlatma, yerine döndürme, boyun eğdirme, sindirme vardı. Baskı vardı, hükümeti bırakmaları için. Çünkü askerin iradesi sandığa yansımamıştı. Yine sol iktidar olamamıştı, hep aynı gerekçelerle de olmuyordu.

Ama devletin asıl sahibi olduğunu sanan ordu, kendi iradeleri sandığa yansımadığı her zaman başvurduğu yönteme yeniden dönmeye başladı. Önce şartları olgunlaştıracak bildik oyunu sahneye koydular. Aktörleri de vardı, senaryoları da hazırdı. Sahneye konan oyunu büyütecek gönüllü bir medyada hazırdı.

Ordu, hazır olan şartları hayata geçirecekti. Darbe yapacaktı ama bunu dünyaya anlatmak pek de kolay değildi, geri teptiğinde olacakları önleyecek güç gerekirdi.

O nedenle adının önüne “post” koyacak bir darbeye hazırlandılar. Doğrusu bildik darbelerle kıyasladığınızda ortada bir darbe yok, tanklarla işgal edilen bir kamu kurumu olmadığından da tankın üzerine çıkacak bir kahramana da ihtiyaç yoktu.

Elbette burada Aydın Doğan’ın tankın üzerine çıksaydı diye tarif ettiği, bedensel olarak çıkma değildi, bir karşı duruştu belki…

28 Şubat’ı geri püskürtecek böyle bir hamleyi yapmak için Yeltsin’e bakmaya da gerek yok. Eğer doğru bir değerlendirme yaparsanız, Erbakan’ın bunu yapacak ne gücü, ne ardında bir desteği, ne de bunu yansıtacak bir medyasının olmadığını görebilirdiniz.

Örneği de var.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Başbakan Adnan Menderes ile bakanları Fatih Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan’ın 15 Eylül 1961’de alınan idam kararına tek bir tepki vardı; Yeni Türkiye Partisi…

Avukat Süleyman Arif Emre, Yeni Türkiye Partisi’nin bildirisini okuyordu. Emre, basının huzurunda “idamlara karşıyız” diye özetlenecek bildirisini okuyor ve tüm basın bunu görüntülüyor, not alıyor, resimliyordu. Ama aynı gece veya bir gün sonra bu bildiri hiçbir basın yayın organında yer almıyordu. Çünkü bizde asıl darbecilerle darbe olsun diye göbek atanlar hiç değişmedi. Halkın iradesini küçümseyen belli bir kesim, tarih boyunca kendisini devletin sahibi, diğerlerini de halk yığınları olarak gördü.

Sandığa yansıyan iradenin, kendi iradeleri olması gerektiğine inanıyorlardı. Bunun aksinde ise her yolun mubah olduğuna kanaat getirerek, hiç utanmadan, hiç sıkılmadan, aldığı eğitime bakmadan, özgür düşünce yapısını önemsemeden, verdikleri eğitimdeki demokrasinin değerlerini unutarak ellerine aldıkları pankartlara “Ordu Göreve” yazdırabilecek kadar çapsız, hain ve ucuz insanlar vardı.

Erbakan’ın tankın üzerine çıkması için birçok “güveneceği” kesimler vardı. Bunlardan ilki elbette halktı. Tankın üzerine çıkmak için, tanka kadar birlikte yürüyecekleri insanlara ihtiyaç duyulurdu.

Sonra aydınlara ihtiyaç vardı. Demokrasinin rafa kaldırılmasını, cumhuriyetin ayaklar altına alınmasını, halkın iradesine el konulmasını, meclisin feshedilmesini ve halka zulmedilmesini içine sindiremeyen aydın bir kesim. Elbette son olarak, “en özgürlükçü” olması gereken basının desteği gerekiyordu. Hem yapılan zulmü anlatacak, hem milletin temsilcilerine reva görülenleri kamuoyuna anlatacak, hem de tankın üzerine çıkmayı tüm dünyaya duyuracak bir basın.

Bütün bunların olmadığı yerde, tankın üzerine çıkana kahraman demez, deli derler. Deli olmadığını anlatacak bir ortamı da ne yazık ki olamayacaktır.

Tankın üzerine çıkmak, ancak halkla, aydınlarla ve basınla birlikte olur. Burada aynı soruyu Aydın Doğan’a sormak gerekiyor. Erbakan tankın üzerine çıksaydı, bunu haberleştirecek yürekli basını bir kenara bırakalım, Aydın Doğan bu kalkışmayı yayın organlarında yansıtabilir miydi?

Topu taca atmadan, sorumluluğu üstlenmek, geçmişi değerlendirirken de önce suçlamaya kendinden başlamak gerek.

Darbesever aydın ve basının olduğu bir ülkede tankın üzerine çıkacak hiçbir deli kahraman bulamazsınız. Çünkü o kahramanın varlığından haberdar olamazsınız.

Twitimden seçmeler

Solcuların sevdiğim sloganıdır; “Susma, sustukça sıra sana gelecek”, diye.

Ne yazık, söze uyup, susmuyoruz, sıranın bizden gittiği de yok!

www.twitter.com/naifkarabatak

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.