1. YAZARLAR

  2. Ahmet Doğan İLBEY

  3. Yapılan Zulümler-1
Ahmet Doğan İLBEY

Ahmet Doğan İLBEY

Yazarın Tüm Yazıları >

Yapılan Zulümler-1

A+A-

    “Ey dinin nurlu sesi, ey ulu ses, ey ezan!” Sana yapılan zulümleri nasıl anlatsam? Sana kıymak isteyenlerin şenî fiillerini millet çocukları unutmasın diye anlatmak istiyorum.

      Bu ilahî sadâdan kimler rahatsız oldular? Şeytanlar ve Atatürkçüler, yani Kemalistler. Cumhuriyet İnkılâpçıları ezana işkence yaptılar, zulmettiler, kirli düşünce ve yasalarıyla ezanı mahkûm ettiler.

      Ezana yapılan zulümleri anlatmaya, “Demirden gömlekler giydirilip güneşte kavrulduktan sonra Mekkeli çocukların elinde sokaklarda dolaştırılan”, gövdesine konulan ağır taşlar altında Efendimiz’in (s.a.v) mübarek adı ve “Ehad, ehad!” (Allah Allah) haykırışıyla direnen ezanın ilk müezzini Hz. Bilâl’a ta’zimde bulunarak başlarım. 
       Türkçe ezan, Cumhuriyetle ortaya çıkmış bir düşünce değildir. Bu düşüncenin Tanzimat ve Meşrutiyet dönemlerinde dinin millileştirilmesi ve ibadet dilinin Türkçeleştirilmesi tartışmalarına kadar uzandığını okuyanlar bilir. Tanzimat döneminde ilk olarak Sultan Abdülaziz döneminde Ali Suavi ezanın ve namaz surelerinin Türkçeleştirilmesini savunmuştur.

      Meşrûtiyet döneminin en şedit laikçisi ve ibadetin bütün unsurlarıyla Türkçe olmasını savunan İttihatçı Mehmed Ubeydullah Efendi, Talat Paşa’dan Türkçe namaz kıldırmak için izin istemiş, ancak “şartların elvermediği” belirtilerek, talebi kabul edilmemiştir. Sekülerizme dayanan reformist Türkçülük hareketine dahil olan Ziya Gökalp eski düşüncesine zıt olarak, “Bir ülke ki, camiinde Türkçe ezan okunur / Köylü anlar mânasını namazdaki duanın / Bir ülke ki, mektebinde Türkçe Kur'an okunur / Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda'nın / Ey Türkoğlu, işte senin orasıdır vatanın!” mısralarıyla Türkçe ezanı savunur.

      Ziya Gökalp ayrıca "Dinî Türkçülük, din kitaplarının ve hutbelerle vaazların Türkçe olması demektir. Kur'an-ı Kerimin ve gerek ibadet ve ayinlerden sonra okunan bütün dualarla münacatların ve hutbelerin Türkçe okunması lâzım gelir" görüşünü savunmuştur. Kemalistler, “İslâmiyetin millileştirilmesi” politikasında onun bu düşüncelerinden faydalanırlar.

      EZANI TÜRKÇELEŞTİRENLERİN BAŞI M. KEMAL’DİR

      Ezan zulmünü M. Kemal başlatmıştır. Namazı da Türkçeleştirmeyi düşünen M. Kemal, çevresindekilerin ısrarıyla bu fikrinden gönülsüzce vazgeçer. İbadetin ve ezanın Türkçeleştirilmesi, M. Kemal’in emriyle 1928’de Darülfünun İlahiyat Fakültesi’nde Edebiyat Tarihçisi M. Fuat Köprülü başkanlığında oluşturulan komisyonun hazırladığı “İbadet lisanı Türkçe olmalıdır. Ayinlerin, duaların, hutbelerin Türkçe şekilleri kabul ve istimal edilmelidir” şeklinde bir raporla Meclis’e teklif edilir. Tepkiler üzerine uygulamaya geçirilemez.

      Ayasofya'da Türkçe Kur'an okunduğu gece M. Kemal, hafız Sadettin Kaynak’ı yanına çağırır. Tarih 3 Şubat 1932'dir ve ertesi gün Ramazan ayı’nın son cumasıdır. Atatürk, elindeki Kur'an tercümesinden bir hutbe konusu seçer ve Hafız Sadettin'e verirken “Katiyen sarık istemem” der: “İşte bu gece giymiş olduğun elbise ile başı açık olarak okuyacaksın. Fakat hava soğuktur, paltonu giyebilirsin.”            

  Dücane Cündioğlu’nun “Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e Din ve Siyaset” kitabından öğrendiğimize göre, laikliği savunan ve CHP’li iken 1946'da ayrılıp Millet Partisi'nin genel başkanlığını yapan Türk İnkılap Tarihi derslerinin akademisyeni, ord. prof. Yusuf Hikmet Bayur, Meclis’te ezanın Türkçeleştirilmesinin laikliğe aykırı olduğunu ve bununla ilgili kanunun Atatürk’le ilgisi olmadığını, İnönü döneminde çıktığını” ileri sürer. 1965 yılında bağımsız milletvekili olan Bayur bu tavrına zıt olarak, ezanın Türkçe okunması için kanun teklifi verdiğini, fakat Meclis’in reddettiğini de belirtelim.                                                                                                        M. Kemal’in “yakınlarından” olan Falih Rıfkı Atay, Bayur’a cevap maksadıyla yazdığı yazısında “Atatürk ezan ve tekbirin Türkçeleştirilmesinin de ötesinde namazların Türkçeleştirilmesini düşündüğünü’ iddia eder: “Lâik geçinen bir devlet ezanın Arapça veya Türkçe okunmasına karışmazmış. Zâti Atatürk'ün de bu kanunla bir ilgisi yokmuş. Bu kanun kaldırılmalı imiş... Türkçe Ezan bir din değil, bir kültür işidir. Atatürk ve onunla bir düşünen inkilâpçılar millîleşme ve garplılaşma hareketinin ilk muvaffak olma şartını, dilde ve kafada Türk milletini Arap kültüründen uzaklaştırmada aramışlardır. Lâtin yazısını almak, dili millîleştirmek ne ise, Ezanı Türkçeleştirmek de odur. (…) Kendi devrinde Ezan'ın Arapça yerine Türkçe okunuşu ile Atatürk'ün ilgilenmediğini söylemek, bizim gibi onbeş yıl onun yanında bulunmuş olanları değil, o zamanı hiç bilmeyen vatandaşları bile kandıramaz. Benim, gazetenin başyazısında egemenlik yerine hâkimiyet kelimesini kullanmaklığımla hem de nasıl ilgilenen Atatürk'ün minarelerde Ezan'ın Arapça veya Türkçe okunuşu ile ilgilenmediği gibi bir ihtimal akıldan geçmez. Kaldı ki ben Ezan'ın ve Tekbir'in Türkçe’ye çevrilmesinde Atatürk'ün bizzat çalıştığını ve bir hayli değişiklikler yapıldığını bilirim. Hatta Türkçe zevki bakımından bu değişikliklerin bazılarını sevmemiş ve itiraz etmiştik. Bay Hikmet Bayur'a haber vereyim ki Atatürk sağ kalsaydı, çoktan Kur'an da Türkçe okunacaktı. Bu işi, önceleri bir metin meselesi, sonra da dil çalışmalarının bitmemiş olması geciktirmiştir. Tarihi doğru öğrenmek isteyenler için hakikat budur! (Ulus, 8 Şubat 1949)”

     Türkçe namazı savunanlarının başında gelen CHP’nin sözcülerinden M. Nurettin Artam, Bayur’la Atay’ın tartışmasında Atay’ın yanında yer alır ve şu şenî sözleri yazar: “Kur’an’ı ve duaları Türkçeleşmiş görmeden ölmek istemem.  Onun için ‘Atatürk sağ olmasa da’ ezandan sonra Kur’an’ın Türkçe olmasını da özleyeceğim.”

      İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun “İslâm'ın Türkleştirilmesi” ve Reşit Galip'in “Milli Müslümanlık” adını verdiği ibadetlerin Türkçeleştirilmesi projesi M. Kemal'in de hayâliydi. 1932 Ramazan'ında bu projeyi uygulamaya koyar ve Reşit Galip'le namazın Türkçeleştirilmesi hazırlıklarına girişir. Ayasofya Câmii'ni gezdikten sonra Reşit Galip'e şu teklifte bulunur: “Reşit Galip! Ayasofya senin Müslümanlık tezini münakaşa edeceğin güzel bir yer değil mi? İstanbul'daki din ulemasını toplayalım, halka da ilân edelim, herkes gelsin. Câmiye hoparlör yerleştirelim, içeriye giremeyenler dışarıdan dinlesin. Sen fikrini bu ulema ile münakaşa et. Halk hakem olsun!”   

     Atay’a göre, “dönemin Başbakanı İnönü, M. Kemal’e ‘İsterseniz önce ezanı Türkçeleştirelim, sonra namaza sıra gelir’diyor.” M. Kemal, Reşit Galip'le Dolmabahçe Sarayı’nda “derin” bir çalışmaya koyulur. Alınan karar gereği M. Kemal’le Reşit Galip dört maddelik bir plânda karar kılarlar: “Müslümanlığın bir Türk dini olduğu ispat edilecek, dinde ibadetin ‘Allah’la kul arasında bir kalp bağlılığı’ olduğu tezi işlenecek. Kulun, tanrısına ibadet ederken söylediklerini kalbinden söylemesi lâzımdır. Kalbin dili de anadilidir. Onun için duaların anadiliyle yapılması lâzımdır inancı oluşturulacak.”   

      Malûmdur ki “Dinde reformun” maddeleri kilise âdetlerini taklitten ibarettir. “Câmiler, oturulacak sıraları, gardıropları olan temiz, düzenli mekânlar olmalıdır. Halk buralara temiz ayakkabıları ile girecektir. Bütün dua ve hutbeler Arapça değil, Türkçe olmalıdır. Câmilerin iyi yetişmiş müzisyene ve müzik aletlerine ihtiyacı vardır. Modern ve kutsal enstrümantal müzik ihtiyacı acildir. Basılı hutbe dizileri yerine, felsefe eğitimli vaizlerin yetkisinde dini rehberliğe geçilmelidir.” (Alıntı: Habervaktim.com) 

Önceki ve Sonraki Yazılar