1. YAZARLAR

  2. Mehmet Işık

  3. YAZMAK YA DA AÇ KALMAK!
Mehmet Işık

Mehmet Işık

Yazarın Tüm Yazıları >

YAZMAK YA DA AÇ KALMAK!

A+A-

-Olay gerçek, kahramanlar hayalidir!-

Elimizi kolumuzu bağlayan, insafsız vicdanlara sahip herifler var dört bir yanımızda.  Ne başımızı kaldırabiliyoruz ne de gönlümüzce sorular sorabiliyoruz. İki dudağın arasına mahkûm olmuş, kıtaları aşan düşüncelerimizin ölüm çırpınışlarını seyrediyoruz. Elimizden bir şey gelmiyor, gelemiyor. Susuyoruz, susturuluyoruz ve bu pısırıklığımızın hesabının şimdi verdiğimiz gibi yarında vereceğimizi gayet iyi biliyoruz.

Rızk kapılarına sahip olduğunu sanan Firavuncuklara, boyun eğiyoruz ve maalesef onların kuklası gibi, emme basma tulumbaları gibi başımızı bir öne bir arkaya sallayıp duruyoruz. Firavuncuklar mutlu, yerlerinden memnun, planlarında sapma yok ve her an adım adım Firavun olma yolunda ilerliyorlar. Garip! Bizde ses yok, itiraz edemiyoruz, korkuyor muyuz ne? Evet, galiba korkuyoruz, yüreğimizi sıkıştıran karanlıklardan korkuyoruz. Geleceğe olan kör kütük bağlılığımızdan bir şeyler kaybederiz diye siniyoruz. Oysa ne Firavuncuklar hâkim geleceğe ne de sinen bizler.

Tarih 1832, yer İngiltere, Manchester’in arka sokaklarında hizbe bir barın dışarıya göre daha sıcak köşesinde bir İrlandalı.

Firavuncuk şakşakçısı bir  gazeteci.  Üzerindeki kıyafeti temiz, ütülü, gözündeki gözlük elbette orta sınıfın takamayacağı kalitede. Yavaşça kemerli burnuna doğru indiriyor kahrolasıca gözlüğünü ve karanlık dehlizleri andıran gözlerini dikiyor İrlandalının gözlerine.

Nede olsa İrlandalının görüntüsündeki tek temiz yer gözleri. Şakşakçı gazeteci, öyle düşünüyor olmalı. Pipo dumanıyla hafif sararmış bıyıklar sağa sola yayılıyor birden ve bir tuhaf sırıtış aksediyor sivri çenenin hemen üstünde.

İrlandalı, bu puştça sırıtışa hiç yabancı değil! Aynına hastanede rastlamıştı, birkaç gün önce de çalıştığı fabrikanın muhasebe müdürünün yüzünde görmüştü.  Daha evvelinde sendika başkanında da bu hain sırıtış vardı. Birden beyninde yıldırımlar şakladı, yüreği cız diye dağlandı. Belediye reisinin konağında verilen büyük partiden kareler, film şeridi gibi gözlerinin önünde geçmeye başladı. Sonra ensesinden kavrayan soğuk eli ve suratına inen yumruğun acısını yeniden hissedermiş gibi oldu.

Mutfağa açılan salon kapısından yanlışlıkla girişi ve gördüğü manzara geldi aklına. Viskisini yudumlayan ama hep tanrıdan bahseden belediye reisi ile senatörün de yüzünde aynı pişkin sırıtış vardı. Şehrin büyük yargıcı,  yanındaki güzel kadına Shakespear’ın,

 “ Gönlüne bel bağlama gönlümü yok edersen,

Geri almak yok diye onu verdin bana sen”

dizlerini okuyordu, sarhoşluğunun ilk dakikalarında.

Kimler yoktu ki orada, asilzadeler, kontlar, dükler, tefeciler ve papazlar! “Cennet varlıklı insanlara verilmiş olmalı” diye düşündüğünü hatırladı. Kendine geldi, gözlerinin içine bakan pis sırıtışa dikkat kesildi.

İtaat etmesini, yaltaklanmasını, kendini acındırmasını ve dahi bir sürü pısırıklığı tavsiye eden, bunları yapmazsa içeceği şarabın parasını bulamamakla tehdit eden beynine rağmen gözlerini şakşakçı gazetecinin gözlerinden ayırmadı. Bunu nasıl yaptığına da şaşırmıyor değildi. Yıldırımların dağladığı yüreğinden kopan tek iki kelime dudaklarından döküldü.

-Ne istiyorsun?

Şakşakçı gazeteci, suyu kristal parçalarına çeviren soğukluğun deminden geçmiş iki kelime karşısında bocaladı.

-Seni gördüm.

İrlandalının gözlerindeki merak birkaç kat daha arttı ancak kendini kaybetmeden yeni bir soru sordu.

-Nerede gördün?

-Partide!

-Demek Firavuncukların masasındaydı. Dedikten sonra gözlerini şakşakçı gazetecinin gözlerinden alıp köhne barı aydınlatan cılız gaz lambasına doğru çevirdi. İkisi arasındaki bu garip konuşma çevredekilerin hiç mi hiç umurlarında değildi. Kötü şarabın tesiriyle sarhoş olmuş kadınların ve erkeklerin kusmuklarında boğulurcasına debelenişlerini bir müddet seyrettikten sonra tekrar şakşakçı gazetecinin gözlerine baktı.

-Neden geldin?

Şakşakçı gazeteci, gözlüğünü kemerli burnun sırtından çıkarıp nefesinin buğusuna teslim ettikten sonra ceketinin dış cebinden aldığı kadife bez ile sildi. Ağır hareketlerle gözlüğünü kemerli burnun üzerine ağır hareketlerle yerleştikten sonra yavaşça öne doğru eğildi.

-Söz geçiremediği vicdanımı terbiye etmek için!

İrlandalı, yudumladığı kötü şarabın verdiği iğrenç baş dönmesinden dolayı olsa gerek karşısındaki karga suratlı adamın ne demek istediğini anlayamadım. Bozuk İngilizcesi ile “ Anlamadım!” dedi.

Şakşakçı gazeteci, geriye doğru yasalandı ve sararmış bıyıklarının gölgelediği dudaklarını hareket ettirdi.

-Anlamayacak bir şey yok. Vicdanım doğru olanı yap, korkma, cesur ol, gördüklerini yaz. Sezar’ın dediği gibi hakkı olana hakkını ver, diyor. Beynim ise açlıkla imtihan olma, sana ne? Memleketi sen mi kurtaracaksın? Diyor.  Partide senin karga tulumba atıldığını görünce vicdanımı terbiye etmek için seni bulmaya karar verdim, sevgili dostum.

İrlandalı, şakşakçı gazetecinin ağzından dökülen son iki kelimeyi duyunca hafifçe doğruldu. Şakşakçı gazetecinin boynundaki ipek fuları uzanıp tuttu ve nefesleri birbirlerine karışacak kadar yakına çekti. “Dostluk, Firavuncukların masasındaki pis bir peçete kadar bile değerli değildir.” dedikten sonra bıraktı.

Şakşakçı gazeteci, Dublin’in en meşhur gazetecisinin düştüğü bu vahim manzaranın vicdanını terbiye edeceğini düşünmüş olacak ki yerinden kalktı. Firavuncukların masasında yaptığı gibi, emme basma tulumba gibi başını öne ve arkaya sallayıp köhne barın kapısına doğru adımlarını sıklaştırdı. Tam kapıya yaklaşmıştı ki vicdanına yenik düşüp geri döndü ve sordu.

“Maryy ve çocuklar nasıl?”

İrlandalı, kulaklarında çınlayan soru sonrasında başını kaldırdı. Zafer kazanmış, onurlu bir general gibi dikleşti. Yüzünde beliren müthiş gülümsemenin ardında soruya cevap verdi.

-Tanrıya şükür ki öldüler, bu günleri görmeden öldüler. Ama açlıktan değil!”

Şakşakçı gazeteci dehşete kapılmış atlar gibi barın kapısından hızla çıkarken, İrlandalı yeniden eski haline büründü, Firavuncukların masasında pis bir peçete gibi olmayışının şerefine şarabından bir yudum daha içti.

Önceki ve Sonraki Yazılar