1. YAZARLAR

  2. Mehmet TAŞ

  3. Biz neden başaramıyoruz?
Mehmet TAŞ

Mehmet TAŞ

Yazarın Tüm Yazıları >

Biz neden başaramıyoruz?

A+A-
Yazıyı Dinle

Kahramanmaraş’ta beşeri ilişkileri düzenleyen sektörlerde başarı bir türlü yakalanamıyor. Bunun sebebini hiç araştırdık mı? Araştıranlar çıktı mı? Neden biz bu konuda yaya kalıyoruz?

Evet… beşeri ilişkiler denildiğinden ne anladığımı biraz açarak bu konuyu sorgulamak istiyorum, müsadenizle!..

Beşeri ilişkiler;

Karşılıklı diyalog,

Halkla ilişkiler,

Lobi çalışmaları,

Kendini ifade etme,

Marka oluşturma,

Gibi üretim odaklı değil hizmet odaklı iş tanımları ve sektörlerin tamamının kolektif adı beşeri ilişkilerdir.

Bunlara ilave olarak ve Kahramanmaraş için var olduğuna inandığım “karşıdakine güven” konusunu da buna ilave etmek istiyorum.

Çünkü beşeri ilişkilerde sonuç alınmasına katkı yapacak en önemli konunun “güven” konusu olduğuna inanıyorum.

Bu şehirde yaşayan bizler olarak; öncelikle güven sorununu axmamız gerektiğini düşünüyorum.

Birçok alanda olduğu gibi “beşeri ilişkilerde yaya kalmamızın” temel sebebi güven sorunudur.

Bu şehirde her hangi bir insan her hangi bir iş kolunda her hangi bir yatırıma giriştiğinde, onu bitiren, onu yoran, onu bu işten soğutan, ürettiği ürünü üreten rakipleri değil, etrafı olmuştur her zaman.

İşte bu çekememezlik, işte bu güven sorunu günlük sosyal yaşamımızın her alanına bir hastalık gibi girdiği için, sesi gür çıkan, doğruları savunan, değerleri savunan ne bir lider, ne bir siyasetçi, ne de başka bir alanda bir insan yetiştiremedik.

Oysa aynı insan Kahramanmaraş’tan çıkarak başka şehirlere yerleştiğinde belli bir alanda, belli görüşlere sahip ve belli bir ağırlığa ve olgunluğa erişmiş biri olarak çıkıyor birkaç yıl sonra karşımıza.

Allah’ın bütün imkanları bize bahşetmiş olduğu bu şehirde hep statüko ile savaşmak zorunda kalıyoruz ve kaldık.

Büyük çoğunluk bir şeyler üretme, topluma katkı yapma yerine, üreteni eleştirmiş, üretinin ayağını kaydırmıştır.

Sonuç ise ortada.

Modern binalar yapılıyor olsa bile, caddelerimiz büyüse bile kusura bakmayın “beyinlerimiz” “ufkumuz” hiç büyümedi.

Kaçışta başarılı olan, halkla iç içe olmayan, bağları ile fabrikaları arasında mekik dokuyan insanların biraz büyüdüğünü serpildiğini görüyoruz.

Zaman zaman bağ evlerinin yapılmasını, zenginlerimizin sosyal yaşamdan kaçışını eleştirmiştim.

Oysa bu gün o insanlara hak veriyorum.

Beleşe alışan, alın teri ile çalışarak bir şeyler biriktirme ve büyüme uğraşı içinde olmayan, gazete okumayan, kitap okumayan ve her şeye düşman, her şeye şüphe ile bakan insanların çok olduğu ve bu anlayışın genel bir kabul olarak gözlemlendiği şehirlerde, elinde sermaye birikimi olan insanların adeta o şehirden uzak bir yaşam sürme gerekçelerini şimdi daha iyi anlıyorum.

Yel değirmenleriyle savaşan, boş hayal ve yalanlarla avunan ve söylediği yalanı da gerçek gibi konuşan, en yakın arkadaşına bile iftira etmekten utanmayan, çekinmeyen, neden yaptın dediğimizde ise, karşıdakinin sesin ile ilgili düşüncelerini öğrenmek istedim şeklinde ipe sapa gelmeyen sözleri ifade ederek kendini haklı çıkarmaya çalışanların çok olduğu bir şehirde bunların olması gayet normal diye kabullenmeye başladım artık.

Camilerin en ön saflarını işgal ederek, geriden gelenleri ön saflara almama yarışı içine giren, ancak parayı her şeyin üstünde gören, para kazanma adına da her şeyi mübah gören insanların çok olduğu bir şehirde neyi nasıl başaracağız?

Bu sorunun cevabını bilen var mı?

Gazetelere yayımlattığı ilanların parasını bile vermekten imtina eden, çalıştırdığı işçileri sigorta bile ettirmeyen, alış verişinde çoğu zaman hile olan sahtekarların bile bu şehirde birer “iyilik meleği haline” geldiğini görünce, aklım dumura uğruyor, duygularım karma karışık oluyor, inançlarım allak bullak oluyor.

Ve kime güveneceğimi bilemeden isyan duygularım kabarıyor…kabarıyor!...

Tefeciliğe kılıf bulan, Allah zengin müslümanı sever diye faizin en alasını yiyen, kız kardeşlerini mirastan marum eden, servet bölünmesin diye her ahlaksızlığı mübah gören ve camilerin en ön saflarını da işgal etmekten utanmayan, sıkılmayan, Allah’tan korkmayan bu insanlar için siz olsaydınız ne söylerdiniz?

Siz olsaydınız isyan etmez miydiniz?

Cami derneklerinde hayır için bulunuyoruz, para almıyoruz, pul almıyoruz her şeyi Allah rızası için yapıyoruz diyen ancak kendisinin, çocuklarının ve aile efradının ekonomik harcamalarına baktığımızda bu değirmenin suyu nereden geliyor diye sorma ihtiyacı hissettiğimiz kimi adına kanaat önderi denilen insanlar için neden neden hocam diye sormak hakkına sahip değimliyiz?

Bizleri kandırmakta başarılı olabilirler.

Ama alemi yaratan herkese rızık veren, her şeyi gören, yerin ve göğün sahibi Allah’ı kandırabilecekler mi? O yaratan bunları görmüyorlar mı?

Peki işine geldiği zaman Allah rızası için, işine geldiği zaman da cebinin rızası için sadece ve sadece kendileri için çalıştıklarına yaptıkları israfı aşan harcamalarına tanık olduğumuz bu insanların sözlerine nasıl itimat edip, nasıl güven duyacağız?

Böyle sahtekarlıkların muhafazakarlık kisvesi altında birazda toplumsal ve ekonomik baskılar sebebiyle dillendirmekten korkulduğu, isimlerin zikredilmesi halinde zikredenin yedi göbeğinin en azından “koministlik” yaftası ile tecrit edileceğini, yaşam hakkının bile elinden alınması için binbir entirikanın çevrileceğine emin olduğumuz bu şehirde beşeri ilişkilerin belli bir seviyede seyredilmesi ve bunda da başarılı olunması mümkün mü?

Ben mümkün olmadığına inanıyorum.

Başarmak için korkmamak gerek.

Bizde korktuğumuz için, bizde “sizin bu yaptıklarınız ayıp” diye yazamadığımız için, yazmaktan korktuğumuz için bu şehirde şehrin bedeni büyüse bile beyinler büyümüyor.

Ve bu şehirde bunun için lider çıkmıyor, siyasetçi çıkmıyor, adam çıkmıyor!...

Önceki ve Sonraki Yazılar