1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. DR. CEZMİ BAYRAM: “DÜNYA’DA EN ÇOK ETKİLENENLER TÜRKLER OLMUŞTUR”
DR. CEZMİ BAYRAM: “DÜNYA’DA EN ÇOK ETKİLENENLER TÜRKLER OLMUŞTUR”

DR. CEZMİ BAYRAM: “DÜNYA’DA EN ÇOK ETKİLENENLER TÜRKLER OLMUŞTUR”

Türk Ocakları Kahramanmaraş Şubesi, geçtiğimiz Cumartesi akşamı Necip Fazıl Kültür Merkezinde “1917 Sovyet İhtilâli ve Türk Dünyasına Etkileri” konulu bir konferans gerçekleştirdi.

A+A-
Haberi Dinle

Türk Ocakları Kahramanmaraş Şubesi, geçtiğimiz Cumartesi akşamı Necip Fazıl Kültür Merkezinde “1917 Sovyet İhtilâli ve Türk Dünyasına Etkileri” konulu bir konferans gerçekleştirdi.

Konuşmacı olarak İstanbul Türk Ocağı Şubesi Başkanı Dr. Cezmi Bayram’ın katıldığı konferansta, Sovyet İhtilâli’nin 100. Yıldönümü münasebetiyle yetmiş küsur yıllık o devrin Türk Dünyasına etkileri ve yıkımları ele alındı. Bugün ise dil, tarih şuuru ve kimlik planında bu yıkımları telâfi etmek için neler yapılmaya çalışıldığı konuşuldu.

Açılış konuşmasını Hars Heyeti Başkanı Dr. Mustafa Kök’ün ve konunun ehemmiyetine dair konuşmayı da KSÜ Genel Türk Tarihi Öğretim Üyelerinden Yrd. Doç Dr. Hikmet Demirci’nin yaptığı toplantıda, dün Türk Dünyasının maruz kaldığı felâketler kadar bugün de sahip olduğu potansiyellere değinildi.

15-16 Ekim tarihlerinde bu konuda İstanbul Üniversitesiyle işbirliği hâlinde geçekleştirdikleri uluslar-arası bir sempozyumdan bahisle başlayan Dr. Cezmi Bayram geniş bir perspektiften hareketle özetle şunları söyledi:

Sovyet İhtilâli’nin Türk Dünyasındaki - tarih şuuru ve kimlik sadedinde - birinci en büyük menfi etkisi Dilde ve Alfabedeki Yıkımlardır: Rusya’da Bolşevik İhtilâlinin temellerinin atılmaya başlandığı Yirminci Yüzyılın başlarında, Türk Dünyasında da öncülüğünü Gaspıralı İsmail’in yaptığı Dilde Fikirde ve İşte Birlik hareketi, “Ceditçilik” adıyla hızla yayılıyordu. O coğrafyada yapılan art arda kongrelerde özellikle Gaspıralı İsmail diyordu ki, eğer Türk Dünyasında bir “Dilde Birlik” istiyorsak, bu yazı dilinde İstanbul Türkçesini hareket noktası alarak başlamalıdır. Ve 1917 Ekiminde Lenin’in liderliğindeki Sovyet İhtilâli geçekleşirken bu dünyanın bir kısım Türk aydınları, komünist olduklarından değil, kendi ülkelerini işgal edip sömürgeleştiren Rus Çarlığından kurtulma ümidiyle onu desteklediler.  Lenin gelince de ortaya attığı milliyetler nazariyesiyle, her topluluğun kendi dilini konuşup yazacağı, mektepler açacağı tezini uygulamaya koydu; ama devlette görev alacaksa Rusça ortak dil olacaktı. Kendi alfabeleri bile olabilirdi. Nitekim 1926 Bakü Türkiyat Kongresinde Türkiye’den Türk Ocaklı Fuad Köprülü ile Hüseyinzade Ali Bey’in katıldığı çalışmalarda, Türk Halklarının ortak alfabe olarak Latinceye geçmesi bile kararlaştırılmıştı. (Gerçi Köprülü ve H. Zade Alibey aleyhe konuşmuşlardır. Ve diğer önemli bir husus, bizim 1928’deki Harf İnkılâbında Bakü Kongresine atıf yapılmıştır). Ne var ki Stalin döneminde 1930’larda bilim adamı İlminski’nin yönlendirmesiyle başlayan bütün Türk Halklarının da Kiril Alfabesine geçirilmeleri kararı uygulamaya konulur. Üstelik her topluğun Kiril alfabesine farklı harfler eklenerek biri diğeriyle hem yazışma hem de giderek anlaşma ortaklığı ortadan kaldırılır. (Bizde de eğer Ziya Gökalp’ın dahice bulduğu, yazı dili için bütün  Anadolu ağızlarında ve Rumeli’de İstanbul hanımlarının konuştuğu Türkçeyle yazma mecburiyeti esas alınmasaydı, belki bizim bile işimiz zor olacaktı. Gökalp’a göre diller, payitahtlarda gelişir ve medeniyet dairesinden kelime alıp kendine mal eder. Ama kaide alamaz.)

İkinci menfi büyük etki ve problem, Lenin’in milliyetler nazariyesinden ümitlenerek 1905-1920 arasında art arda kurulan Türk Cumhuriyetlerinin peyderpey ortadan kaldırılıp Sovyetlerin işgaline uğramasıdır. (Bunda Türk Cumhuriyet veya Hanlıklarındaki iç muhalefetler de Sovyetlerin işini kolaylaştırmıştır.)

Üçüncüsü, halklar arasındaki kütleler halinde nüfus kaydırmalarıdır. Özellikle Stalin döneminde Rus toplulukları kaydırılıp Türk topluluklarının içine öylesine yerleştirilmiştir ki, her biri birer saatli bomba olsunlar istenmiştir. Azerbaycan anayurdu Karabağ’a kaydırılıp yerleştirilen Ermeni topluluğu ise en bariz örnektir. Ama asıl kıyım ve tehcir, gerek 2. Dünya Savaşı sırasında, savaş hattında olmaları bahanesiyle Kırım halkının bir gecede hayvan vagonlarıyla Sibirya sürgünü (yolda yarısı telef olur), gerekse savaş hattında olmadıkları halde bizim sınırımıza yakın Ahıska Türklerinin yine bir gecede Orta Asya coğrafyasına dağıtılmalarıdır. (Yıllar sonra bir kısım Kırımlıların Ukrayna’ya dönüş sevinçleri ve yeniden başlarına gelenler ile, şimdi Ahıskalılara - güya tanınan - dönüş izinlerindeki imkânsızlıklar,  maalesef hüsran örnekleridir.)

Dördüncü büyük etki ve yıkım ise yine 1930’ların Stalin döneminde bütün Türk halkları aydınlarına uygulanan ya katliam ya Sibirya sürgünleri. Böylece bu halkaların kökende tarih ve dil müştereklerini bilecek tek aydın kalmasın istenmiştir.

Bütün bu yıkım ve kıyımlara rağmen, malum Sovyet İmparaorluğu’nun 1989-1990 yıllarında çöküşüyle beraber Türk Dünyası’nda yeni ümitler doğmuş, yeni potansiyeller belirmiştir. Onlar da birincisi, Türk Konseyi, yani 3 Ekim 2009'da Nazarbayev’in teklifiyle Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye arasında kurulmuş olan, Türkçe Konuşan Ülkeler Topluluğu Uluslararası Teşkilatıdır. Bilindiği gibi, “Türksoy” ve benzeri hayli alt birimi var.

İkincisi, Moğolistan’da başlatılan Ortak kazı çalışmaları ve Orhun Anıtlarını – 14-15 yy. Kazak Türkçesinin kelimelerinden yararlanarak - yeniden okuma faaliyetleri. (İlginç yeni bulgularıyla bir Kazak tarihçinin hazırladığı 3 ciltlik eser yakında Türk Dünyasının hizmetine sunulacak diye biliyoruz. Orada “Gök Tanrı” diye bilinen Yaradan, “sıfır sıfat”la, yani mekândan-zamandan, her çeşit maddî sıfattan arınmış olarak tasvir ediliyormuş.)

Üçüncüsü, başlangıcından 14-15.y.yıla kadar olan Türk Halkları Ortak Tarih yazımıdır. Bu tamamlanınca, orta öğretim sıralarında, Türkiye ve bütün Türk cumhuriyetlerinde bu ortak tarih okutulması öngörülmekte;  böylece ortak Türk hafıza ve hatıraları canlandırılmaya çalışılacak diye ümit edilmektedir.

Dil öğretiminde ortak anlama çabası için önerimiz ise, 1930 öncesi dilde sadeleşme döneminin Türkiye Türkçesi esas alınabilse, o dönemin kelimeleri Türk dünyası coğrafyasında hayli yaşamaktadır. Ama 1930 sonrası tasfiyeye uğramış ve Reşat Nurilerin-Halide Ediplerin dahi sadeleştirilerek okunduğu Türkiye Türkçesi, Türk Dünyası coğrafyasında maalesef yoktur. Bu nasıl kabil olur, düşünmek lâzım.

Konferans, konuşmacıya sorulan sorular ve verilen cevaplarla son buldu. Nitekim bugün ülkemizde Latin Alfabesinden dönmek suretiyle eski alfabeye geçilip geçilemeyeceğine dair bir soruya Dr. Cezmi Bayram Hoca şu cevabı verdi: Bu asla doğru olmaz. Geçmişte olmuş-bitmiş şeylerle uğraşmak yerine, eski kaynaklardan yararlanmak istiyorsa o alfabeyi de öğrenmeli; ve asıl mesele, geleceğimizi yeniden kurmak için Türk Dünyasıyla birlikte Türk-İslâm Medeniyetini yeniden ihya etmeliyiz.