1. YAZARLAR

  2. Naif Karabatak

  3. Eylem benim değilse, salla gitsin!
Naif Karabatak

Naif Karabatak

Yazarın Tüm Yazıları >

Eylem benim değilse, salla gitsin!

A+A-
Yazıyı Dinle

Bir süredir farklı kesimler tarafından, farklı taleplerle ortam geriliyor. Bu arada bir kesim, diğer kesimi “duyarsızlıkla” suçluyor ama aynı duyarsızlığın kendisinde olduğunun da kimse farkında değil.

Her şey aslında Gezi olaylarında başladı…

Genelde “üst tabaka” veya “farklı yaşam tarzıyla” gündeme gelen kesimin “yeşil sevdası” toplumun çoğu tarafından ilgi görmedi.

Terör örgütleri de fırsatı ganimet bilerek olaya dâhil oldu.

Her fikre saygılı olan kesim iki arada bir derede kaldı; yeşil için eylem yapanları desteklersen, aynı zamanda sokakları savaş alanına çeviren terör örgütlerini de desteklemiş olursun.

Yeşil sevdasında olanlar da eylemlerinin sabote edildiğini, işin rayından çıktığını görüp, sessizce evlerinin yolunu tuttular.

Ama belli bir kesim, “buradan bize ekmek çıkar” diyerek, terörü, normal ve masumane bir eylem gibi sunmaya çalıştılar ama kimse yemedi…

***

17 Aralık’tan sonra bir “yolsuzluk” karşıtları çıktı ki, duygulanmamak mümkün değildi.

Yolsuzluk kılıftı, amaç başkaydı desen de onların ekmeğine yağ sürdüğünü gördükleri için dört elle sarılmışlardı.

30 Mart seçimlerinden sonra hiç birisi kalmadı; ne yolsuzluk, ne kaset savaşları, ne montajlar, ne şantajlar…

***

Bu arada Soma’da meydana gelen ve tam 301 insanımızın ölümüne yol açan faciadan ekmek çıkarmaya çalışanlara rastlandı.

Ölümler, kimsenin umurunda değildi.

Ortamı germek için önlerine güzel bir malzeme çıkmıştı.

Sicili hayli kabarık olan bazı siyasiler bile bundan nemalanmaya çalıştı.

Ahlaki yönden de çok kötü bir menfaat çabasıydı bu…

***

Sonra ilk kez anneler, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesinin önünde eyleme başladı; çocuklarını istiyorlardı.

İsteyerek veya zorla dağa çıkarılan yavrularını bağırlarına basmak için seslerini duyurmanın derdindeydi…

Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, “temizlik yapıyoruz” diyerek kadınların eylemini sabote etmeye çalıştı.

BDP’liler, kadınların eylemini görmemek için çok çaba harcadılar.

***

Bu arada bir süredir doğuda “yol kesme” olayları yaşanıyordu.

Belli bir kesim hükümeti zafiyetle suçluyor, doğuda iplerin tamamen PKK’ya verildiğini söylüyordu. Devlet yoktu, ülke bölünmüştü, birkaç teröriste pabuç bırakmışlardı…

Sonra askerler, kapanan yolları açmaya çalıştı.

Yolun açılmamasını sağlamak için çatışma çıktı.

Ve Lice’de “Karekolların yapılmasını” protesto eden insanlar vardı…

Dumanlı havayı seven kurtlarla birlikte karışan ortamda iki vatandaş hayatını kaybetti, yaralanan asker oldu.

Demokratikleşme vardı, çözüm süreci vardı ve silah bırakılmıştı…

Ama ortam, silah bırakılmış gibi de değildi, çözüm arayışıyla alakası da yoktu…

***

Ancak bu arada ilginç destekler gelmeye başladı, ilginç tepkiler de vardı…

Kürt açılımı veya çözüm sürecini veya demokratikleşmeyi asla kabullenmeyen ve bunun aksine yayın yapan belli bir kesim medya, bir anda Lice sevdasına tutuldu.

Orada halkın bir eylemi olduğu ve devletin halkın üzerine ateş açtığını söylüyordu.

Gezi’ye destek vermeyen BDP’lilere karşın, Lice’ye destek veren Geziciler vardı…

Bu defa ekmek, Lice’de aranıyordu, bu kesindi…

***

Bir süredir “eylem benim değilse salla gitsin” diye düşünenler, bu defa kendi eylemlerinden değil, başkasının eylemlerinden nemalanmak için yollara düştüler.

Sadece nemalanmak vardı, eylemin özü, içeriği, talebi, karşı talebi kimsenin umurunda değildi.

Hatta “birkaç kişi ölse de” diye televizyon ekranında dilek tutanlar, aynı dileği tutmaya devam ediyordu; ölüm kimsenin umurunda değildi.

Ölüm, 40 yıldır kimsenin umurunda değil.

En azından 40 yıldır terörü bitirme, anaların gözyaşını dindirme, yetim kalan çocukların yüzünü güldürme konumunda olanların umurunda değildi.

Ne dağa çıkan veya çıkarılan çocuklar umurlarındaydı, ne karekollerin yapılmasının getireceği sonuçlar…

Ne indirilen bayrak kimsenin umurundaydı, ne göndere çekilecekler…

Ne yeşil kimsenin umurundaydı, ne eline alıp doğranan ağaçlar…

Ne yolsuzlukla kimsenin ilgisi vardı, ne facialarda ölen insanların sayısı kimsenin umurundaydı…

Başkasının acısını görmeyen ama o acıdan nemalanmak isteyenlerin “gür” sesiyle karşı karşıyaydık.

Oysa nerede bir acı varsa, nerede bir hak ihlali varsa, nerede bir ölüm varsa orada olacak kadar duyarlılık göstermek gerekiyordu.

İnsan yönümüz bunu gerektiriyordu ama her zaman bu yön baskın çıkmıyor, ideolojiler öne çıkıyor, Kürt veya Türk olması önem taşıyor, zengin veya fakirliği yüreğimizi farklı şekilde sızlatıyordu.

Çözümün olması belli bir kesimin hiç işine gelmedi.

Kanın durmasından haz etmeyenler vardı, üstüne kandan beslenenler..

Ülkenin barış ve huzur ortamına kavuşması, faşist fikirlerden daha önemsizdi.

Bu nedenle, ben salt eylemlere bakıyorum, eylemlere verilen destekleri ise hiç umursamıyorum.

Çünkü hepsi “rantpeşinde koşan çakallar”dan farksız geliyor bana…

Tweetimden seçmeler

Dedemden öğrendiğim bir şey var; “herkes, nefsimden üstündür” diye ama inanın bazı seçilmişlerin nasıl “seçildiğini” bir türlü çözemiyorum:)

www.naifkarabatak.net

Önceki ve Sonraki Yazılar