1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. UYGUR TÜRKLERİNDEN ALMAMIZ GEREKEN BAZI DERSLER
UYGUR TÜRKLERİNDEN ALMAMIZ GEREKEN BAZI DERSLER

UYGUR TÜRKLERİNDEN ALMAMIZ GEREKEN BAZI DERSLER

Eğitimci Murat Çolak bu haftaki yazısında şu konuyu gündeme getirdi.

A+A-
Haberi Dinle

Türk Edebiyatını bizzat yaşayarak anlatan bir hocamızın yazısını sizlerle buluşturmak istedim. Doç. Dr. Kürşat YILDIRIM hocamızın Uygur Türkleri ile ilgili kaleme aldığı yazı ile sizleri başbaşa bırakıyorum.

‘Bugün iki muhterem Uygur aydını ile beraber muhteşem bir gün geçirdim. Saat 12:00'dan akşam 18:00'a kadar Uygurlar, Türk boyları, tarih, edebiyat, kitaplar gibi konular etrafında yarı Uygur Türkçesi, yarı Türkiye Türkçesiyle sohbet ettik. Misafir olduğum evde polo, mantı, kordak gibi lezzetli yemekleri hazırlayan ev hanımına ne kadar teşekkür etsek azdır. Sofrada da uzun uzun konuştuk. Ben Kars'lıyım, bizim oralarda yemek yenirken pek konuşulmaz. Muhabbet çay ile ve yazları evin önündeki/ağıldaki serin/gölge bir yerde, kırda ve kışları "seki"nin üzerinde tezek ateşinin alnında yapılır genelde. Yemek sadece geçiştirilmesi gereken, bir an önce halledilmesi gereken bir "mesele"dir, esas olan otlayan hayvan, yaklaşan düşman, gece inen kurt, yağmak üzere olan yağmur, başlamak üzere olan don, ekilen arpa vesairedir. Biz bozkırlı olduğumuzdan tıpkı eski Türklerin bozkırda yaşayanları gibi hep teyakkuz hâlinde olmuşuz. Coğrafyanın etkisi işte. İbn Haldun da hep bozkırlılar ile deniz kıyısında, sıcak iklimde yaşayanları mizaç bakımından mukayese eder.

Uygurlar... Aslında bozkırlı olup tarihin belli döneminden sonra şehirli olan Türkler... Onları anlamak biz Anadolu Türkleri için çok zor değil, hatta bizlere en yakın Türk boyu olarak Azerbaycan Türkleri ile birlikte Uygurları saymak gayet mümkündür.

İki insanın birbirine ne kadar çok benzediğini, ikisinin ne kadar aynı olduğunu ifade etmek için biz Anadolu Türkleri o kadar güzel bir ifade bulmuşuz: "Oturması kalkması". Evet, Uygurların "oturması kalkması" bizle birebirdir. Hiç konuşmasalar bile o naiflikleri, alçak gönüllülükleri, sessizlikleri ve erdemleri hemen açığa çıkar.

Ben, eşim Elvin Hanım ile birlikte çok uzun sürelerde, çok uzak mesafelerde kendi yurtlarında gördüm Uygurları, onlara misafir oldum, onların arasında yaşadım, hayatlarını müşahede ettim. Yazdıklarım hislerim ve temennilerim değil, gördüklerim, muhatap olduklarım ve araştırdıklarımdır.

Bugünkü bazı meseleler hakkında fikir beyan edip, siyasetin derin arıklarına akıp işim olmayan bir sahaya girmek istemem. İlim ile siyaset arasında çoğu kez anlaşılamasa da bariz bir sınır vardır. Bir insan, bir Türk, bir tarihçi olarak gördüğüm ve siyasete malzeme olmayacak, bizi ilgilendiren bazı hususları dile getirmek isterim.

Uygurlar Türklerin binlerce yıldır şekillenen millî hasletlerini büyük ölçüde muhafaza etmektedirler. Biz Türkiye Türklerinin bu bakımdan öğrenmemiz gereken bazı dersleri vardır. Böylece özümüze dönüp kimliğimizi devam ettirebiliriz; eğer başaramazsak işimiz zordur. Türkiye Türkleri için yaptığım acımasız mülahazaları lütfen bağışlayın. Size 2013 ve 2014 yıllarında Uygurlar arasında yaşadığım bazı tecrübelerden hareket ederek ve birçok şeyi göz ardı ederek şu yedi hususa temas etmek istiyorum: Misafirperverlik, selâmlaşma, edebiyat, sohbet, dil, cenaze, hitap.

1) Bizler Uygurlardaki misafirperverliğin pek azını muhafaza edebildik. Türk şehir medeniyetinin bu en kadim banileri örf ve âdetlerine hâlâ sımsıkı sarılmaktadırlar. Köylerimizde hâlâ mevcut olan dışarıdan gelenleri, şehirde yeni olanları eve buyurma âdeti Uygur şehirlerinde sıradan bir hâldir. Uygurlar evlerine gelen misafirler için Allah’a hamd eder, dualar okurlar. Eve gelen kimseye evin reisi leğen ve ibrik getirir ve misafirin eline üç defa su döker. Misafirin önüne hemen nan adlı ekmek, kuru yemişler ve meyveler konulur. Tüm bunlar belli bir nizam ve kaidelere bağlıdır. Uygurların kendi memleketlerinde “Tanrı misafiri” mefhumunun yaşadığını görmek bizleri şad etti. Türkiye Türkleri yemeklerde dua etmeyi bıraktılar.

2) Bizler şehirlerimizde selâmlaşma adabını ihmal ettik. Şehirler medeniyetimizin merkezleri olacakken mezarı olup gitti. Uygurlarda bu adap kesin kaidelere bağlanmıştır. Küçük büyüğü, giden duranı selâmlar; iki kişi yakındaysa el sıkışırlar, mümkünse iki el ile beraber tutarlar ve tuttuktan sonra sağ eli kalbe götürürler. Bu selâmlaşma “ellerimiz ve kalbimiz bir” demektir. Elbette İstanbul'da esnafıyla komşusuyla selamlaşanlar vardır, ama gittikçe yükselen "mega-kent"lerin bilmem kaçıncı katında gittikçe artan meskunların da çoğu kez şikayetçi olduklarını tahmin etmek zor değildir.

3) Bizler öz edebiyatımızı unuttuk. Türk milletinin bu en ziyalı boyunun en sıradan mensupları bile söz arasında “Divanü Lügati’t Türk”ten veya "Kutadgu Bilig"ten söz söylerler. Bir mesele olduğunda hallini Türk’ün bu iki kutsal kitabında ararlar. Meselâ bir hadiseyi doğrulamak için “divan’da geçiyor” derler. Türk’ün öz dilindeki iki kutsal kitabını Uygurlardan başka kim terennüm ediyor acaba? Üniversitelerimizden mezun olan gençlerimizin kaçı bu iki millî kitabımızdan haberdar? Neleri yitirdik neleri… Koca bir hazineyi uzak diyarlarda bırakıp özümüzü yitirdik en başta.

4) Bizler sohbeti ve meclisi ihmal ettik. Uygurlarda en yad ellerden gelen biri bile mecliste kırk yıllık dostmuş gibi oturtulur. Uygurlarda meclis mühimdir. Paranglaşma yâni karşılıklı konuşma meclisin esasıdır. Yediden yetmişe herkes herkesi dinler. Paranglaşma aslında “sohbet etme” değildir, “karşılıklı cümleleri birleştirme”dir. Uygurlarda “sohbetleşme” ise belli bir konu etrafında konuşmaktır. Uygurlarda kurulan “meşrep”ler sabahlara kadar saygı ve nizam bozulmadan devam eder. İçki içilen meşreplerde dahi herkes adabıyla, sözüyle ve sazıyla tek bir fena söz işitmeden saatlerce oturur.

5) Bizler dilimizi ihmal ettik. Uygurlardan öğrenmemiz gereken en mühim ders dildir. Uygurlar Türk dilini yüceltmeye devam etmektedirler. Uygurca kitap ve dergilerdeki hikâyeler ve şiirler neredeyse ilkokuldaki çocuklara kadar inmekte ve bazı meclislerde bu hikâyeler ve şiirler tartışılmaktadır.

6) Bizler cenazeleri boş verdik. Uygurlarda cenazeler mühimdir, kim olursa olsun herkes topluca cenazeye gider. En kalabalık cenazeler ise yazar ve şairlerin cenazeleridir. Meselâ Abdurrehim Ötkur’un cenazesine 100 bine yakın Uygur’un katıldığı, cenazenin nasıl kalabalık olduğu hâlâ anlatılmaktadır.

7) Bizler hitap etmeyi unuttuk. Uygurlar kime nasıl hitap edeceklerini, hangi ses tonuyla konuşacaklarını çok iyi bilirler. Üniversitede 20 yaşına gelmiş öğrencilerimiz bazen ses tonu ve hitap konusunda bizleri şaşırtmaktadırlar. Uygurlar ketumluklarını ve edeplerini muhafaza etmektedirler. Milletimizin en mühim hasleti olan utangaçlık Uygurlarda layıkıyla yaşamaktadır.

Uygur Türklerinden öğreneceğimiz bazı hasletler vardır. Bilhassa büyükşehirlerdeki Türkler olarak kendimizi toparlamamız lazımdır.’

Kalemine sağlık sayın hocam...